Kırşehir Tarihinde Farkındalıklar…

Röportaj11 Haziran 2014 16:28
Kırşehir Tarihinde  Farkındalıklar…
A
a

İkinci bölüm 

KIRŞEHİR’DE SOMUT OLMAYAN (SOYUT) KÜLTÜR VARLIKLARI VE UNESCO…
 
        GAZETEMİZ GENEL YAYIN YÖNETMENİ MEHMET EMİN TURPÇU’NUN ARKEOLOG MEHMET GÖKTÜRK’LE KIRŞEHİR TARİHİ VE KÜLTÜR VARLIKLARI ÜZERİNE YAPTIĞI SÖYLEŞİYİ YAYINLAMAYA DEVAM EDİYORUZ.
 
         TARİHİ VE ANITLARI IŞIĞINDA KIRŞEHİR MEZAR TAŞLARI YAZARI MEHMET GÖKTÜRK:     KIRŞEHİR’İN TÜRK DÖNEMİ;  OLAYLARI, MEKÂNLARI, KİŞİLİKLERİ, FİKİRLERİYLE SON DERECE İLGİ ÇEKİCİDİR. BÜTÜN BUNLARI ÜLKEMİZE VE DÜNYAYA GEREKLİ ÖLÇÜLERDE TAŞIMALIYIZ. UNESCO TAŞIMA YOLLARINDAN BİRİDİR.
 
        Mehmet Emin TURPÇU:  Sayın Göktürk bilindiği üzere Ahi Evran Türbe ve Zaviyesi ile Cacabey Medresesi UNESCO dünya kültür mirası geçici listesine alındı. Devamında UNESCO’ya teklif etmeyi düşündüğünüz ilimiz ve şehrimizin  somut olmayan (soyut) kültür miras konuları nelerdir?
        Mehmet GÖKTÜRK: Öncelikle tarihte Ahilik ve Kırşehir’de Aşık Paşa, Ahmet Gülşehri ve Mesut Gülşehri ile vücut bulan Türkçecilik akla ilk gelenler… Her ikisinin de Kırşehir’de belirli gün ve haftalarda kutlamaları olması zemin teşkil ediyor. UNESCO’nun somut olmayan kültür Mirası Sözleşmesinde somut, somut olmayan kültür mirası ve doğal mirasın birlikte ele alındığı görülüyor. Biz de konuyu özünde işleyerek yüksek nitelik ve nicelikte sonuç almayı umuyoruz. 
        Kırşehir’de sivil inisiyatifin konuyu gerekli ölçüde takip etmesi şartı kabul edilmelidir. Yerel zeminde bilimsel ve mesleki olarak kuvvetli olunması şartı vardır. Bu alanda araştırma ve çalışmalarımıza devam ediyoruz. Kent Konseyi olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Genel Müdürlüğü nezdinde girişimlerimizi sürdürüyoruz. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken hususlar var.
        Mehmet Emin TURPÇU  Nedir bu hususlar?
        Mehmet GÖKTÜRK: Kırşehir tarih ve kültür varlıklarını yerelden ulusala ve dünya ölçeğine taşırken her yönden amaçlarımızı ve tedbirlerimizi hazır tutmalıyız. Konulara aceleci ve pragmatik tavırla, kara dayalı turizm malzemesi şeklinde bakılmadan yaklaşılmalı, bir çok yerde düşülen hatalar Kırşehir’de tekrar edilmemelidir.
        Belirtmeliyiz ki gezegenin küreselleşme serüveninde kültür değerlerimizi korumalı ve geliştirmeliyiz. Benliğimizi sağlamlaştırmalıyız. İleri aşama olarak dünya ile paylaşarak küreselleşmenin baskısını bu yolla tolere edebilmeliyiz. Bu sözlerimiz uluslararası ilişkilerimizi düzenleme alanında katkı sunmaya yöneliktir.
        Şunu açıkça söylemeliyiz ki biz Kırşehir’de yerel tarihimize olan yaklaşımlarımızda, anlayışlarda problemler ve eksikler olduğunu öncelikle kabul etmeli ve bütün bunları açıkça ortaya getirmeliyiz. Burada bir takım başlangıçlar yaparak hemşerilerimizin bilgilerine sunmak istiyorum.
        Mehmet Emin TURPÇU: Enteresan… Açıklar mısınız nedir Kırşehir tarihine yaklaşımlarda problemler ve eksikler?
        Mehmet GÖKTÜRK: Tarihin bütün aşamaları ve tüm mekânlarında olduğu gibi Kırşehir tarihinin “dikensiz gül bahçesi” olmadığı aşikar… Öncelikle şehrimizde Kırşehir tarihi alanında gerekli farkındalıkların oluşmadığı kanaatindeyim. Açıkça söyleyelim ve kabul edelim ki bunlardan biri Hacıbektaş kazasını sanki ilden, Kırşehir sancağından ayrı bir kültür, tarih ve coğrafya gibi düşünülmesidir. Bu yaklaşım ve anlayıştan doğan temel problem ve eksileri gidermeliyiz.  Biz 60 yıl öncesine kadar Kırşehir’in kazası olan Hacıbektaş’taki dergâhın UNESCO Dünya kültür mirası geçici listesinde olduğunu düşünerek Kırşehir halkasını da eklemeyi tarihi, kültürel ve bilimsel bir şart olarak kabul ediyoruz.  Ahi Evran Türbe ve Zaviyesi ile Cacabey Medresesinin UNESCO Dünya mirası geçici listesine eklenmesi bu açıdan oldukça isabetli oldu.              
        Bir diğer ise, Kırşehir olarak il tarihine gerekli ilginin gösterildiğini söyleyemem… Ülkemizde Kırşehir tarihi konuları konuşulur, tartışılırken toplumun yansıtıcıları olan Kırşehir yerel televizyon ekranları ile gazeteleri bu konularda yeterli dolulukta olduğunu söylemek mümkün değil… Bu ifadelerimiz eleştiri olmaktan ötedir.
        Son yıllarda ülkemiz gündeminde çokça yer alan,  Baba İlyas, Muhlis Paşa, Hacıbektaş Veli, Ahi Evran, Celaleddin-i Rumi, Caca Bey(Nurettin Cibril), Şems-i Tebrizi, Kırşehirli Alaaddin, Aşık Paşa isimleri odaklı, tarihte geçen olayların büyük bölümü Kırşehir tarihinin 13. yüzyıla ait önemli dilimleri olduğunun farkına varmalıyız. Şems-i Tebriz’i ve sonra Ahi Evran’ın öldürülüşü 850 yıl geride kalmakla birlikte milletimizi bugünkü olaylarmış gibi ilgilendirmekte, etkilemektedir. Babai isyanının (1240) Kırşehir Malya ovasında bastırılmasının ardından belirttiğimiz ve belirtmediğimiz Kırşehir coğrafyasında geçen, kişilikleri Kırşehir’den olan konular ve olaylar Mikail Bayram’ın araştırmalarının da ileri ölçüde dâhil olmasıyla yaklaşık 8-10 hatta daha uzun yıllardan beri sert tartışmalara zemin oluşturmaktadır. Bu olayların günümüzde dahi taraftarları vardır.
        Mehmet Emin TURPÇU: Kırşehir tarihinde farkındalık konusunu açar mısınız?
        Mehmet GÖKTÜRK: Yukarıda açıklamaya çalıştığımız farkındalığı ilimiz adınaönemsemeliyiz. Bir kısmı Kırşehir tarih ve kültür varlıklarına ait olan, tarihi olaylar örgüsünden oluşan ülke gündeminin dışında kalmamalıyız.           
        Sulucakarahöyük ve Hacı Bektaş Veli’ye dair ve onun çevresinde geçen olaylar da gerek bilimsel ortamlarda gerekse güncel alanda sıkça tekrar edilir. Aslında ülke gündeminde konuşulan kimi zaman tartışılan bu olayların büyük bölümü doğrudan Kırşehir tarihi olaylarıdır. Öncelikle Kırşehir olarak bu farkındalığa varmalıyız. Unutulmamalıdır ki 13. Yüzyıl başlarından beri Hacıbektaş Kırşehir’e bağlı bir yerleşimdir. Eskiden “Sulucakarahöyük” ya da “Hacım” adıyla bilinir. Bugünün Hacıbektaş ilçesi tarihte önce karye(köy) sonraları nahiye ve kaza olarak geçer. 1954 yılında Kırşehir’den ifraz edilen Hacıbektaş ilçesi bugün de ülkemizde büyük bir inanç kesiminin merkezi durumundadır. Kırşehir kenti tarihinin de büyük ölçüde Bektaşi ekolü tarihi olduğunu kabul etmeliyiz.
        Tarih ve tarih bilimi sonsuz tartışma alanıdır. Kırşehir ise olayları, fikirleriyle Anadolu’nun tartışmaya oldukça müsait tarihi coğrafyası olduğu görülüyor.  İl ve kent tarihimiz, mekânı, kişilikleri, olayları ve fikirleriyle hiç de mütevazı değildir. 1240’da Malya ovasında yapılan savaş Anadolu Türk yerleşme tarihinin birinci temel noktalarından olduğuna inanıyorum. 13-14. yüzyıl ve geçtiğimiz 20. yüzyılda sergilenen “performans ve aktivite” üst noktalardadır.
        Cevat Hakkı Tarım, “Kırşehir tarihi üzerine araştırmalar” kitabını 1938 yılında Vilayet Matbaasında bastırıp yayımladığında yurt içi ve yurt dışı bilim dünyasından dikkatler birden Kırşehir’e çevrilmişti. Açık ifadesiyle Anadolu’nun ortasında onbin civarında nüfusuyla “bakımsız kalmış”, çarşısı yeniden imar edilen bir şehirden bu denli önemli belgeler, kişilikler ve tarihi olayların bir bütün olarak ortaya çıkması beklenmeyecek bir şey değildi ama doğrusu her şey o kadar tarihin külleri arasında kalmıştı ki o yayınla şehir adeta bir kez daha küllerinden doğmuştu. Ulusal ve uluslar arası bilim ve kültür dünyasından kişiliklerin şehri ziyaretleri başladı. O yıllar, 1935 ve 1936 yıllarında çarşının imarı ve yeni kurulan halkevinin gerçekleştirdiği çalışmalarla gelişme yolunda uzun adımlar atıldı. Fakat değerli Tarım’ın kitabı küçük hacimlidir. Daha ziyade belgeler kitabıdır. Tarım’ın kıymetli eserinde bir takım bilgiler verilmiştir elbette… Dönemin şartları veya bugünün deyimiyle “zamanın ruhu!” belgeler yanında gerekli başka bilgilerin verilmesine, gerekli değerlendirme ve yorumların yapılmasına engel teşkil etmiştir kanaatindeyim.
        Bu meyanda belirtmeliyim ki; demokrasinin endişeli hal ve gidiş olduğu açıktır.  Esasında bizce demokrasi “neyi söylersem endişesi” değil, “Neyi söylemez isemendişesi”dir. Zira söylenmeyenler ve yazılmayanların daha önemli olduğu aşikârdır. Tarihin ise söylenenlerin değil söylenmeyenlerin hikâyesi olduğuna inanıyorum. 
        Yeni Aşıkpaşa: Konya Selçuk Üniversitesi Öğretim üyesi Mikail Bayram’ın araştırmalarının katkısından söz ettiniz. Nasıl bir katkı?
        Mehmet Göktürk: Onun Ahi Evran, Ahilik araştırmaları ve Kırşehir’de geçen olayları karinelerle (ipuçları) ortaya getirip açıklamaları, yeni getirdiği yorum ve değerlendirmeleri ayrıca tarihi bir olaydır, dersek yerinde olur.  Bayram araştırmaları sonucu Celaleddin-i rumi taraftarları değil Ahi Evran taraftarları yanında yer almayı uygun bulmuştur. Ahi Evran, Fatma Bacı ve dönemin Kırşehirli tarihi kahramanları üzerine ayrıntılı yayınları olduğunu konularımızı açıklamak açısından belirtmeliyiz.
        Mikail Bayram’ın 13. yüzyıl ve ahilik üzerine gerçekleştirdiği araştırmaların büyük bölümü Kırşehir’e dairdir. Olaylar Kırşehir’de adeta düğümlenir.
        Mikail BAYRAM’la 7-8 yıl önce Kırşehir Müzesinde tanıştım. Sohbet ettik. 1310 miladi tarihli Celal Hatun mezar taşını ve bir kaç mezar taşını birlikte inceledik. Onda heyecanlı ve iddialı bir bilim adamı profili gördüm. Kendilerine ait karar olmakla birlikte Kırşehir Ahi Evran Üniversitesinde sürekli ders vermesi yararını düşündüm.
     1980’li yıllarda Refik Soykut’un çalışmaları sonucu ilimizin güneyinde Ulupınar belde arazisinde yer alan Yunus Emre mezarı literatüre sunulmuş, ardından “Yunus Emre aslında nerelidir?” sorusu bilim âlemi gündemine girmiş, “Kırşehir mi Eskişehir mi?” üzerine hararetli tartışmalar yapılmıştır. Bu önemli tarihi ve kültürel olay dahi Kırşehir adının ülke çapında hatırlanmasına yetmemiştir(!). Soykut, ahilik araştırmalarını devam ettirerek bu alanda da öncü ve önder çalışmalar ifa etti.
        Bu dönemde Kırşehir’li Cahit Obruk’un Aşık Sait araştırmaları ve kitabı da öne çıkar.
        Yeni Aşıkpaşa:  Refik Soykut günümüzde unutulan bir isim oldu. Halbuki önemli hizmetler yaptığını biliyoruz. Kişiliği, hizmetleri  ve Kırşehir için öneminden söz eder misiniz? 
        Mehmet Göktürk: Askerlik mesleğindendir. Kore savaşında bulunmuştur. 1960 yılında albay rütbesinden emekli olur. “Zamanın ruhu”na uygun olarak Kırşehir belediye başkanlığına seçim yoluyla gelir. 1.5 yıl görevde bulunduktan sonra isteğiyle ayrılır. Ayrılma gerekçelerinden biri olarak “Kırşehir’e daha iyi hizmet etmek amacını” beyan eder ve nitekim o yıllardan başlayarak dernek çalışmaları yoluyla şehrimize, ilimize ve yüksek tahsil çağında çocuklarımıza önemli katkılarda, hizmetlerde bulunur. Tavırlarıyla, babacanlığıyla saygı telkin eden duruşu vardı. Rahmetli Refik Soykut kendisine “ahi” sıfatını uygun bulmuştu. O kültür ve sanat alanlarında yapılan çalışmaların istenilen ölçüde kabul görmediği!, bu tür toplumsal inisiyatif almanın kimi noktalarda “garip” karşılandığı  1970’lerden itibaren ahilik ve Yunus Emre araştırmalarına ağırlık verdi. Yunus Emre, Ahilik ve esnaf sanatkar konulu eserleri yayınlandı. Ulupınar Yunus Emre mezarını bilim alemine tanıttı. Bu kültür konularını gündemde tutarak ülkemize, ilimize, şehrimize ileri ölçüde hizmetler ifa etti.  Ulusal ve yerel değerler arasında bilinçli hizmetlerini sürdürdü. Kendisiyle tanışma hatta kısa süre olsa da birlikte hizmet etme imkânımız oldu.  Fikri olarak birlik, beraberlik ve hoşgörü temelli olarak proje esasına katkıda bulunduğumDost bahçe parkının açılışında birlikte bulunduk. “Dost Bahçe” adını o verdi. Bu esnada kalemimin iyi olduğunu söyleyerek tarafıma teveccüh göstermişti. Onun çalışmaları özellikle Kırşehir yerelinde hatta ulusalda Ahilik ve Yunus Emre konularının canlılığı ve ivmesini yükseltti.
        Yıl 1995… O dönem mektup iletişimdeki tarihi yerini koruyordu. Kendisine yazdığım mektupla Kore savaşı esnasında kullandığı eşyaları ile diğer zati eşyalarını Kırşehir Müzesine hediye etmesini mektupla istedim. Mümkün olmadı. Şimdi mümkün olur umarım. Ahi Soykut unutulmamalıdır. Yeni nesil onu, ilimize ve ülkemize hizmetlerini öğrenmelidir.
        Mehmet Emin TURPÇU: Sayın Göktürk Kırşehir tarihinin anlam ve önemi konusunu genişletir misiniz?
        Mehmet GÖKTÜRK: Öncelikle Sulucakarahöyük’ten söz etmeliyiz. Sulucakarahöyük, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik ile çevresinde oluşan tarihi olaylar, fikirler ve inanç sosyolojisi bakımlarından değerlendirmeler yapılmalıdır.
        Kırşehir’in Hacıbektaş ve Bektaşilik ekolüyle ilişkileri şimdiye kadar bilimsel bir çalışmaya konu olmuş mudur bilemiyorum ancak yayınlarda rastlanmıyor. Bu konuda bilimsel değerlendirme yapılarak bir başlangıç yapmanın her bakımdan faydası olduğunu düşünüyorum.
        Her iki ekolün temelinde “elinebelinediline sahip olmak” öğretisi vardır. Velayetnamelerde ve halk arasında günümüze gelen rivayetlerde Hacı Bektaş Veli ile Ahi Evran’ın Kırşehir arazisinde bir araya geldikleri anlatılır.
        Sulucakarahöyük’ün (Hacıbektaş) kuş uçumu 35 km mesafesinde yer alan Kırşehir 13. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Bektaşilik hinterlandında yer alıyor. Kırşehir ve çevresi uzun yüzyıllar Bektaşi nüfusu ve kültüründen besleniyor. Kırşehir merkezinde tespit edilen Selçuklu geleneğinde aslan figürlü çok sayıda mezar taşının şehirdeki Bektaşi nüfusu ve Bektaşilik kültürüyle alakalı olduğunu söylemek yerindedir. Aslanlar bitkilerle birlikte verilir.    Bu mezar taşların çoğu 14. Yüzyıla aittir.
        Sulucakarahöyük (Hacıbektaş) Kırşehir’e bağlı karye veya nahiye olmakla birlikte zaman içinde Azerbaycan’dan Balkanlara uzanan geniş bir alanda temsil ve karar misyonu var. Kırşehir sancağı ya da mutasarrıflığı bu geniş temsil alanında Hacıbektaş kazasının idaresinden sorumlu “idari merkez” hal ve konumundadır. Bu arada belirtmeliyim ki son döneme mütevazı mevcudiyetiyle giren Kırşehir şehrinde Ahilik dergâhı da ahilerin, esnaf ve sanatkârın “manevi merkezi”dir. 18. yüzyıla kadar karar alma ve denetleme yetkisine sahiptir.
        Kırşehir sancağı 13. yüzyıldan itibaren gerek ahilik ekolü gerekse Bektaşilik ekolünün “manevi merkezi” olma özelliğini yüzyıllarca devam ettirir. 1950’lere kadar Kırşehir’in bugünün iki katı arazisi var. Osmanlı Dönemi sonlarında önceleri Niğde Vilayetine 1880’lerden itibaren Ankara vilayetine bağlanıyor. Osmanlı Devletince Hacıbektaş ve Bektaşiliğe ilişkin alınan kararların büyük kısmı Kırşehir mutasarrıflığınca uygulanıyor. Örneğin 1888 yılında Kırşehir sancağı muhasebeciliğine getirilen Ali Emiri Efendi Hacıbektaş dergâhı onarımını yaptırıyor.
        1919 yılı Milli Mücadele çalışmaları esnasında yukarıda açıkladığımız Kırşehir ve kazası olan Hacıbektaş arasındaki etkileşim-yönetişimin kendine özgü durumu açıkça ortaya çıkıyor. Samsun’dan Sivas’a, Amasya ve Kayseri’den sonra Kırşehir’e gelen Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye Mucur kaymakamı Cevat Bey ile Hacıbektaş’ta Cemalettin Çelebi’yi ziyaret ediyor. O dönem Hacıbektaş dergâhı adına tuz ocağı(memliha), kömür madenleri ve motorlu ve motorsuz değirmenler işletiliyor. İbrahim İsmail Türkiye’nin Sıhhi ve İçtimai Coğrafyası adlı 1925 tarihli kitabında (s.30) Hacıbektaş vakfının Tanzimat-ı Hayriye ile müstesna evkaf listesine alındığını, emlak arazi vs vakıf gelirinin dergâh tarafından toplandığını naklediyor.  Manevi odak olmanın yanında maddi açıdan dergâhın durumu iyi… Ziyaret ardından yurt çapında Bektaşi desteği alınıyor.
           Kırşehir tarihi alanında kentimizde buna dair farkındalığın oluşmasıyla zamanla meydana gelen yaklaşım boşluğunun bir ölçüde kapanacağını düşünüyorum.
           Mehmet Emin TURPÇU: Ekleyeceğiniz neler var.
           Mehmet Göktürk: Yeni Aşıkpaşa gazetesinde yayınlanan bilimsel, kültürel amaçlı, içerikli röportaj ve yazılarımızla adımlarımızı hızlandırarak şehrimiz ve ilimiz değerlerinin dünya ölçeğine olabildiğince taşınmasına birlikte katkıda bulunmak bizi mutlu edecektir. Şahsınızda Yeni Aşıkpaşa Gazetesi çalışanlarına teşekkür ediyorum.
           Yeni Aşıkpaşa: Teşekkür ediyoruz.

1000
icon
Adınız soyadınız 9 Ekim 2015 13:56

1

0 0 Cevap Yaz
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
hava durumu HAVA DURUMU
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat


Kırşehir'in Güncel Haberleri