Demokrasilerde Bir Hikayesi Olmak

A
a

1.Demokratik parlamenter siyasal sistem modern çağda insanlık tarihine yeniden girdikten nice sonra, tüm yurttaşlara oy verme hakkı tanıdı. Daha çok oy alıp iktidar olmak isteyen partiler, bol keseden vaat etmek diye bir şey icat ettiler. Siyasi, ekonomik, hukuki ve sosyal tandanslı, geleceğin şimdikinden daha iyi olmasına dönük hikayelerdi onlar. Dilin kemiği yoktu ya, ne desen, ne kadar çok desen ona göre müşteri bulunuyordu!

Vaatlerin çoğu tutulacak cinsten olmasa da bir şey fark etmiyordu. Nasılsa insanlar balık hafızalıydılar, çabuk unuturlar yahut yeni seçim zamanına kadar mazeretler bulunur vaatler başka bir geleceğe ertelenir.

Bu arada seçmenler herhangi bir iktidar partisine çok kızacak olursa seçim zamanını bekler, iktidardaki partiyi düşürüp başka partiyi iktidar yapar. Sistemde işler böyle yürüdüğü için gerçekte bir şey değişmese de iktidarın değişmesi yetiyordu. Ne demek istedik şimdi?

2.Biraz gerilere gidip şu söylediklerimizin aslına bir bakalım, buraya nereden geldik anlayalım, bu gün neler oluyor doğrusunu bilelim.

Demokrasinin çıkış yeri olduğu söylenen antik Yunan kentlerinde siyaset yapma tekeli elinde olanlar mülk sahibi aristokratlardı. Aristokratlık kana ve soya dayalıydı, doğuştan elde ediliyordu. Bunlar azınlıktı, imtiyazlı bir statüye sahip sınıftı. O zamanlar sayıları çok çok nüfusun yüzde 10’na ulaşırmış.

Toplumda aristokratlardan geriye kalan kadın, çocuk, köylü, çiftçi, köle, tüccar ve yabancı gezginciler hiç bir hakka sahip değillerdi. Bunların kaderleri Agora’da toplanıp siyaset yapan, herkesi ilgilendiren kararları alan ve uygulayan siyasetçilere, yurttaşlara, aristokratlara bağlıydı.

Mülk sahibi olan yurttaşlar gerek Agora’da toplanıp kendi aralarında şunu nasıl yapalım, bunu nasıl edelim diye konuşup tartışırken ve gerekse bayram seyran gibi önemli günlerdehalka karşı konuşurken aynı şekilde çok güzel konuşurlarmış. Hatiplikte üstlerine yokmuş çünkü söylem sanatı siyasette çok önemliymiş.

Yunan sitelerinde o işler nasıl yapılıyor idiyse Roma cumhuriyetlerinde de benzeri yapılmış. Roma’daki fark, Yunan’da bir yurttaşın en çok 40 dönüm arazisi varken Roma’da bir senatörün yahut aristokratın 200 bin dönüm toprağı olmuş. İşler büyüyünce ve çapraşık hale gelince mecburen bir hukuk gerektirmiş, onlar da bildiğimiz Roma hukukunu yapmışlar.

İkisi arasında isimler değişmiş ama siyaset işleri benzer şekilde yürütülmeye devam etmiş. Agora'nın yerini senato almış, yurttaşın yerini senatör almış. Mülkiyet hakkı yine aristokratın elinde kalmaya devam etmiş. Aynı şekilde senatörlerin dışında kalan diğer Romalılar çok fazla hakka sahip edilmemişler.

Roma yıkıldıktan sonra M.1500’ler e kadar devam eden 1000 yıllık bir ortaçağ dönemi yaşanmış, sonrasında modern çağ başlamış. O devirde işin içine Kilise girmiş. Roma imparatorluğunun yerini kilise almış ama mülkiyet ve siyaset işlerinde fazla bir değişme olmamış. Ortaçağda yurttaşların ve senatörlerin yerini aristokrasi, prenslik, krallık ve ruhbanlık almış, aynı işi bunlar yapmışlar. Bu arada demokrasi unutulmuş tabii.

3.Modern çağda önemli bir değişim olmuş. Sermaye sahibi dediğimiz burjuva sınıfı devreye girmiş, öne çıkmış, söz hakkı elde etmiş. Aristokratları, prensleri, kralları, ruhbanları yıkmış, en üste çıkmış.

Daha evvelinde mülkiyeti ve kazancı temsil eden toprak ve topraktan elde edilen mahsuller para etmez olmuş, onun yerine, ticaretten, fabrikadan ve paradan elde edilen kazanç devri başlamış. Dolayısıyla toprağa bağı kölelik bitmiş fabrikaların yoğunlaştığı kentlerde toplanan işçi dönemi başlamış.

Bu arada bir şey daha değişmiş. Eskiden mülk edinme hakkı herkese ait değilken yeni dönemde bu hak herkese tanınmış. Aslında Batının tüm özgürlük hikayesi bu merkezde oldu. 

Yeni durumda siyasal düzen nasıl olacak tartışması yapılırken demokrasiler yeniden hatırlanmış, parlamenter sistem devreye sokulmuş. Parlamento, toplantı yeri, yasa yapma yetkisiyle karar alma yeri demek. Orada toplananlar eskinin aristokratları, prensleri, ruhbanları değil, onların yerine geçen siyasetçiler, politikacılar olmuş. Ama bunlar sermayenin temsilcilerinden oluşmuş.

Sermaye yahut mülk derken bir şeyi açıklığa kavuşturmak gereklidir. Yeni dünyada küçük birikimler sermaye olarak değerlendirilmez. Zaten bunların siyasette pek bir etkisi de yoktur. Sermayeden kasıt üretimde ve faizde birikmiş, pazarda tekelleşmiş kapitalist şirketlerve bankalardır.

Bunu anlamak için şunlara bi bakalım: Dünya nüfusunun yüzde birinin serveti geri kalanların yüzde altmışının toplam servetinden fazladır.

Bu gün dünyada reel ekonomi denen tarımda, sanayide, elektrik, elektronik, enerji vs alanlarında  üretilen bütün fiziki ürünlerin toplam hacmi 80 trilyon dolardır. Buna karşılık borsa, faiz, tahvil, senet gibi mali piyasanın toplam hacmi 750 trilyon dolardır. Arada 10 kat fark var.

Finans ilişkilerinin dağılımı daha farklı olsa da bir fikir edinmek için reel üretimde Amerika’nın bu hacimde kabaca yüzde 30’u, Çin’in buna yakın bir oranı temsil ettiğini, AB ülkeleri ve Japonya’nın arkadan sıralandığını, geri kalanların bunların yanında fazla bir şeyi ifade etmediğini söyleyelim. Türkiye bu tabloda binde biri teşkil ediyor.

Ülkeleri anarken aslında ülkelerde yerleşik sermaye gruplarını kast ettiğimiz anlaşılmalıdır. Dolayısıyla hükümranlığın kime ait olduğunu, sermaye derken neyi kast ettiğimizi anlamak için bu rakamlar iyi bir göstergedir.

4.İşte bu sermaye yüzyılların birikimiyle ortaya çıktı. Belli merkezlerde çoğaldı ve tekelleşti.Hükümranlığı ele geçirdi.

Sermaye, kendi çıkarını ve düzenini garanti altına alana yani anayasal sistemi yerleştirene kadar herkese oy hakkı vermedi. Parlamentoya başka temsilci kabul etmedi. Önce kent soylusu denilen burjuvaya, sonra kentte oturanlara, sonra okumuş yazmış olanlara ve giderek işçi, kadın, köylü ayırmadan herkese oy hakkı tanıdı. Bu sürece geliş iki yüz yıl sürdü.

Modern çağdaki yenilenmiş demokrasilerde siyasetçiler ne iş yapar? Evvel emirde mülkiyet hakkını korur, mülkiyetten elde edilen kazancı, parayı, pazarı yani sermayenin çıkarlarını güvence altında tutar. Geri kalanları yani az biraz varlık sahibi olanlarla emeğini satarak karnını doyuran milyarlarca insanın haklarını, geleceğini ikinci üçüncü planda tutarlar.

5.Sermayenin karakterinde asla vaatle iş yapmak yoktur, hep garanticidir. İşlerini teminata bağlar, yazılı kontrat yapar, yasaların gölgesinde güvenliktedir. Bunu anlamanın en iyi yolu bankalara ve tekelleşmiş şirketlere bakmaktır.

Siz hiç kapısını çalana vaatle kredi verenbir banka, alıcısının sözüne güvenerek mal satan marka sahibi fabrika duydunuz mu?

Bunların kendi arasındaki alaveresi dalaveresi hariç vatandaşla iş yaparken alacağı garantilidir. Gerekirse lehtarı olduğu teminatını bozdurur, olmadı haciz, hapis gibi yollarla tahsil eder. Devletin zor gücü ona yardımcı olur. Şimdilerde bir de sigorta ettiriyor, bedelini müşterisine yüklüyorlar.

İşe bir de tersinden bakalım. Bankalar müşterilerinden mevduat toplarken asla garanti vermez, teminat göstermezler. Bir banka battığı zaman hiç kimse hesap soramaz, hatta zararı vatandaşlar siyasetçilerin koyacağı yeni vergi yüküyle cezalandırılarak öderler.

Büyük şirketler devletten yüklü şekilde kredi, teşvik alır, muafiyet sağlar, vergi iadesi alır, gümrük kolaylığı sağlar. Bu şirketler de battığı zaman bedelini yine vatandaş öder.

6.Banka ve büyük şirketlerin işini anlayabilirsek, sermayenin hükümranlığı ne demektir, bu şartlarda yapılan siyaset neye tekabül eder, parlamenter demokratik sistemdeki siyasetçilerinişleri nedir, bunu da rahatlıkla anlayabiliriz.

Hepsi olmasa da asıl işi çekip çeviren kurmay sınıfına dahil siyasetçiler bu işlere soyunurken kendileri büyük sermaye sahipleri dediğimiz yukardakilerlemutabakat yapar, kendi geleceklerini anlaşmaya döker, kendilerini garantiye almaya bakarlar. Çünkü onlar bu sistemde işlerin nasıl döndüğünü bilirler. Bu işlere safça bulaşanlarsa az biraz faydalanır ama yeri de gelirse bedelini öderler.

Siyasetçiler,işiniyapmaya başladıklarında iş seçmen tarafına, oy alma tarafına geçince bol bol söz verir, vaatlerdebulunurlar. Fakat hiç birisi bu vaatlerini tutacak bir garanti sunmazlar. Seçmen dediğimiz kitle aslında her partinin vaatlerine ikna olmuş “parti müşterileri” gibidir, garanti nedir onu da bilmezler. İsteyemezler de. Çok çok seçim zamanında iktidarda olanı düşürerek hesap sorabilir ama yerine gelenin gidenden farkı olmadığını anlaması için biraz beklemesi gerekecektir. 

7.İşler niye böyle yürür? İnsanların çoğu büyük fayda görmediği halde neden bu duruma itiraz etmezler? Başka türlüsünü niye yapmazlar? Çünkü evvela eğitim sistemi işlerin başka türlü değil böyle yürüdüğünü öğretir. Sonra toplumsal hayat öğretileni yaşatarak gösterir.

Demokrasilerde başka türlü ikna yolları da var elbet. Büyük kalabalıklara bir üst sınıfa çıkma fırsatı verilir. Arada bir alt sınıftan üst sınıfa çıkabilen model gösterilir, geridekilerin hevesleri tahrik edilir. Ortadakilerin sahip oldukları küçük sermayelerini koruma garantisi sunulur. Dolayısıyla yaygın olarak desteklenir.

Başka türlüsü hiç denenmedi mi? Denendi ama başarılı olamadı diyelim. Demokratik sisteme alternatif olduğu için kendileri demokrasiyle değerlendirilenler oldu. Nazizm ve Faşizm yenilerek çekildiler dünyadan. Sol sosyalist sistem ve son 50 yılın dindarları daha uzun süre devam etti.

Son ikisisöyleme dayalı adil bir sistem vaatlerini gerçekleştirdikleri kimi yerlerde esaslı bir güvenlik sorunu ortaya çıktı. İnsanlar ellerindeki üç kuruşluk birikimini kaybetme riskiyle karşılaştı. Canlarını, yaşam tarzlarını ve geleceklerini tehlikede gördüler. Dolayısıyla desteklenmediler.

İslami düzen içinse henüz bir şey söylenemez. Modern çağda dini telakkinin değişmesi ciddi bir sebepse, bu sebebe dayalı olarak demokrasiye alternatif olmak gibi bir zaafla da muallel. Bir şeye alternatifseniz, onun değerleriyle ölçülür, onu aşamazsınız...

8.Tekrarhatırlayalım ki antik Yunan’ın siyasetçileri, Roma’nın senatörleri zaten mülkün sahibiydiler. Ortaçağda prensler, ruhbanlar ve krallar onlardan gördüklerini tekrarladılar. Bunlar mülk sahibi oldukları için işlerini kendilerine bağlı güvenlik ve ordu sayesinde garanti ediyorlardı.

Garantinin en iyi yolu siyaset yapma işini tekeline almaktı. Böylece ahaliyi denetim ve yönetim altında tutmak kolaylaşıyordu. Modern çağdaysa sermaye niteliği değil ama şekli değiştirerek aynı işi yapmaya başladı. Yani doğrudan siyasetyapmıyor ama siyaseti kontrol altında tutuyor. Anayasalar, anayasaya bağlı kurumlar bu garantiyi sürdürüyor.

9.Mülkiyeti temsil eden antik Yunan’ın özgür yurttaşları, Roma’nın hak sahibi vatandaşları, ortaçağın prens, ruhban ve kralları gitti,onların yerlerine modern çağın sermaye sahipleri geldi. Siyaset işi parlamenter sistemdeki siyasi partilere bırakıldı.

Partiler köklerinden aldıkları ilhamla yollarına devam ediyorlar. Geçmişten bu işler nasıl halka vaat etmeye dayanıyor idiyse şimdi de aynısını yapıyorlar. Parti liderleri ve sözcüleri retoriğe, hitabetebu sebeple çok dikkat ediyorlar. İletişim araçları yaygınlaşınca vaatlerde bulunanların yüz hatları, görüntüleri, mimikleri dahi önemli hale geldi. Bu alanda da ciddi rekabet var ve her biri hazır müşterisini korumak, yenilerini kapmak için mücadele ediyor.

Onca vaatlere ve sözlere rağmen siz hiç herhangi bir memlekette ulusal gelirlerin adil dağıtıldığı bir demokrasiye rast geldiniz mi? Herkese aynı ölçüde eşitlik, adalet ve özgürlüğün verildiği bir parlamenter sistem duydunuz, gördünüz mü? Yoktur. Olmaz. Niye? Düzen öyle kurulmadı da ondan. Partiler de bu kurulu düzeni işletmek için vardır da ondan.

Bu iş Hz. Davud’a gelen iki kardeşin davalaşma haberi gibidir. Hani iki kardeş vardı, kardeşlerden birisi koyun sürüsünün yüzde 99’una sahipti, diğeri yüzde 1’ne. Fazla olan diğerinin elindekini de istemekteydi. Bu davanın görülmesi için Hz. Davud’a gelmişlerdi ya, bizim bahsettiğimiz hikaye de o gibidir.

10.Bu işler ellerde öyle de biz de nasıldır? Küçük detaylar hariç farklı değildir. Çünkü diğer birçoğu gibi biz demokrasiyi dışardan aldık. Onu ithal ederken oyunun kurallarını ‘bonus’ olarak yanında verdiler. Şu halde burada olup bitenleri anlamanın en kestirme yolu siyasetçilerin “diline” bakmaktır.

Memlekette işler yolundaysa vaatler sıra sıra dizilir, bolca hikayeler üretilir. Söyleme bakılırsa her yaptığımız işte dünyada bir numarayızdır! Eşimiz benzerimiz yoktur! İşler yolunda gitmiyorsa daha doğrusu iktidarda olanların işleri yolunda gitmiyorsa o vakit "birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlara" yapılan vurgular sıklaşır, "vatan hainliği vatanseverlik" tartışması gündeme damgasını vurur.

Bu da yeni bir şey değil hani, cumhuriyete geçimizin de hikayesidir. Yüz yıllık bir geçmişimiz var yani. Açın bakın kitaplara, bilenlere sorup öğrenin ya da, geçmişte de benzer dil kullanılıyormuş ne hikmetse!

Şu halde seçmen yurttaşımıza, vatandaşımıza, partilerimizin sevgili “müşterisi” partililere söylemek isteriz ki, memlekette seçim zamanı yaklaşıyor. Tüm bu söylediklerimizi test etme imkanı geçti elinize. Siyasetçilerin diline dikkat ediniz, söylenenleri dinleyiniz.

Bazıları için vaat dönemi başlamış, sunacakları bir hikayesi vardır, diğer bazıları için hikaye devri bitmiş dil değiştirmiştir. İki tarafın söylemi farklı olacaktır. Dediklerimizi bi daha düşünün.Sonra aklınızın erdiği yakın geçmişi hatırlayın. Ve sizin için ne değişti ona bakın!

 

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

e-gazete E-GAZETE
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Kırşehir'in Güncel Haberleri