Absürt ve Korkunç Bir Rüya…

A
a

“Ortalık karın sessizliğine gömülmüş her yer öylesine tenha ki, otobüsten inerken, adeta terk edilmiş bir şehre geldiğimi zannediyorum. Âşık paşa Türbesi’nin ve etrafındaki kabirlerin üzerinde, beyaz bir yorgan gibi yayılmış olan kar, ölümün korkunç yüzünü ve sessiz kederini anımsatıyor… Böylece botlarımla kar üzerinde bıraktığım izleri seyrederek, ağır adımlarla yürümeye başlıyorum.  

     Fakat neden kimse çıkmıyor karşıma? Bu şehir ne zaman böyle boşaltıldı ki? Evet, Kayseri ve doğu şehirlerine giden yoldan dahi tek bir araç gelip geçmiyor. Az evvel indiğim otobüs ise bir anda buhar olup uçtu sanki; şimdi o da ortalıklarda yok! Peki, ben buraya neden geldim? Teyzemin cenazesi kaldırılmayacak mıydı?  

     Böylece biraz yürüyorum. Bir vakitler büyükannemin gelin geldiği, iğde ağaçlarının yaprakları arkasında kaybolmuş olan bir evi görüyorum. Tıpkı yaşlı kadının bana çocukken anlattığı gibi kerpiçten, tek katlı ve önünde de ufak bir bahçesi var… Biraz yaklaşıyorum. Orada, bahçenin ortasındaki bir dut ağacının altında, elinde uzun saplı kürek tutan bir adam görüyorum; fotoğraf çekiliyormuş gibi hiç kıpırdamadan tam karşısına doğru bakıyor. Ona dikkat ediyorum çünkü adam bana seneler evvel ölmüş olan dedemi hatırlatıyor. Gerçekten, tıpkı onun gibi omuzları geniş ve ellerinin, serbest bırakıldığında kendiliğinden aldığı tuhaf bir duruşu var. Yoksa bu benim gerçekten de dedem mi?  Üstelik sonradan anımsıyorum, bu adam dedemin tıpkı bir zamanlar bağ evinde çekilmiş bir fotoğrafında olduğu gibi duruyor... Derken:  

     ”Dede! “ diye sesleniyorum ona, “sen ölmedin mi? Ne arıyorsun ki şimdi burada?”  

     Fakat o beni ne duyuyor, ne de görüyor. Ama sonra birden, sanki mumdan yapılmış gibi kaskatı duran o adam canlanıp yürüyor ve gidip bahçesindeki işine bakıyor. Ya rabbim! Neden sesimi ona duyuramıyor,  kendimi gösteremiyorum ki?  

     Böylece, ne yapsam faydasız olduğunu anlayınca, biraz daha yürüyüp eve yaklaşıyorum. Aaa! teyzem eğilmiş, çalı süpürgesiyle kapının önünü süpürüyor! Hani eniştem senin hastanede öldüğünü söylemişti bana? İşte yaşıyorsun ya! Neden beni bir budala gibi aldatıyorsunuz? İşte, yirmi yıl evvelki gibi sağlıklısın… Hey! Beni duyuyor musun? Neden cevap vermiyorsun? Çıldıracağım. Ben az evvel buhar olup uçan bir otobüsten inip geldim buraya. Seni şu karşıdaki mezarlıkta toprağa vermeye geldim. Öldüğünü söylemişlerdi. Ama mutlu oldum ölmediğine… Yalnız bir de benimle konuşsan, beni görsen... 

     Yoksa ben de öldüm de burası öteki dünya mı? Fakat ne cennete, ne de cehenneme benziyor! Aaa, tamam! Burası büyükannemin siyah beyaz fotoğraflara bakarak anlattığı, eski Âşık paşa mahallesi… Yalnız şimdi siyah beyaz dedim de bir şey fark ettim; neden renkler yok? Aman ya rabbim! her şey ya siyah, yahut da beyaz burada. Yoksa ben bir resmin içinde mi geziyorum! Nasıl girdim buraya? Birisi şu resmi tutup sallasa da içinden çıkıp, yeniden gerçek dünyaya düşsem. Böyle, sıkılıyor ve korkuyorum.  

     Neden sonra başımı Âşıklaşa Mezarlığı’na çeviriyorum; ama orada bir takım tuhaf gölgeler kıpırdanıyor, şekiller beliriyormuş gibi, korkulu bir duyguya kapılıyorum. Ayaklarım beni kısacık bir süre içinde kabirlerin arasına götürüyor. Sonra gözüm rastgele bir kabrin üzerindeki isme takılıyor; büyükannemin ismi yazılı orada… Dehşetten donakalıyorum çünkü büyükannem yaşıyordu... Arkasından bu kabrin yanındaki bir başka kabrin taşına bakıyor ve orada da, yaşayan bir akrabamın ismimi okuyorum. Aman yarabbi! Tüm sevdiklerim ölmüşler mi? Gerçekten, yaşayanlarla ölmüşler yer değiştirmiş sanki! 

     Tam da o esnada,  sırtlarında tabut taşıyan bir grup insan kabristanın kapısından içeriye giriyorlar. Hepsinin yüzünde siyah peçeler var ve sanki bu dünyada değillermiş gibi, yürürken hiç ses çıkarmıyorlar. Evet, o kadar sessiz hareket ediyorlar ki, bir an, gördüklerimin bir hayal olmasından şüphe ediyorum.  

     Grup ilerliyor ve yakınlardaki açık bir çukurun başına gelince duruyorlar. Taşıdıkları tabutu yere indirip kapağını kaldırıyor ve ben, içindeki kefene sarılı insanın, kim olduğunu öylesine merak ediyorum ki, adeta nefesimi tutuyorum. Adamların en iri olanı, peçesinin altındaki baykuş gözleriyle bana bakarak, eliyle kefenin başındaki bezi aralamamı işaret ediyor. Bezi biraz benden yana çekiyorum ve gözlerim yerinden uğrayacak sanıyorum; çünkü bu yüz, benim yüzüm… Gözlerim ve ağzım sımsıkı kapalı, rengim de sapsarı... Üstelik o kadar zayıflamışım ki… 

     Peki de, nerede öldüm ben? Bu kadar zayıflamak için uzun süreli ve ağrılı bir hastalık geçirmiş olmalıyım… Aman Yarabbi!  Yüzüm şimdiki gibi genç de değil; adeta yetmişindeki bir adam gibi buruşmuş… Teyzem de böyle mi öldü? Yüzü çektiği ölüm acısıyla beraber, sapsarı mı kesildi? Ama onu az evvel kapısının önünü süpürürken görmedim mi ben? Ne kadar da sağlıklı görünüyordu oysa! Tıpkı ilk gençliğindeki gibi...  

     Derken aynı korkunç adam yüzümü sertçe kapatıyor. Sonra biri çukura atlıyor ve diğer ikisi de beni tabuttan çıkarıp, çukurdakine uzatıyorlar. Hayır, beni gömmeyin! Bakın yaşıyorum, buradayım, neden beni görmüyorsunuz ki? Bu esnada çukurdaki adam sırtımı kaldırıp, dışarıdan verilen bir kürekle, altına biraz toprak atıyor, arkasından da kefenimin iplerini çözüyor… Sonra dışarıdakilerin elden ele verdiği tahtaları üzerime dizmeye başlıyor aynı adam ve bu işi, hiç boş yer kalmayıncaya kadar, itinayla yapıp bitiriyor. Derken sonra çukurdan çıkıp, eline bir kürek alıyor ve diğerleriyle beraber üzerime hızla, hırsla toprak yağdırmaya başlıyor.”  

     Otobüste kan ter içinde gözümü açtığımda, kendimi hala bir süre, bu korkunç rüyanın içindeyim zannettim. Fakat artık Kırşehir’e çok yaklaşmıştık. Yarabbi! Rüyada bile olsa,  ölmek ne kadar korkunçtu! Bazen kendi ölümümü düşünmüş olmama rağmen, onu bu derece canlı hissetmemiştim hiç.   

  

1000
icon
Murat Aymelek 25 Nisan 2018 18:16

Çok güzel yazmışın kalemine ve yüreğine sağlık

0 0 Cevap Yaz
e-gazete E-GAZETE
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat


Kırşehir'in Güncel Haberleri